• 18.08.2019 Pazar
    • USD Alış : 5.5359, USD Satış : 5.5581
    • EUR Alış : 6.1371, EUR Satış : 6.1617
    • SAR Alış : 1.4659, SAR Satış : 1.4907



Prof. Dr. Özcan Köknel’den şiddete karşı öneri... Anne-baba okulları açalım

Bir kedinin üstüne kaynar su döküldü, bir köpeği sahibi aracın arkasına bağlayıp sürükledi, bir koca karısını öldürdü, bir çocuk tecavüze uğradı... Her gün canımızı acıtan bu Özcan Köknel ile konuştuk. Deneyimlerini ‘Bilgenin Aynası’ kitabında anlatan 91 yaşındaki Kökne

HAYATTAKİ TEK KAVGAM  VE ALDIĞIM DERS

 

İdealist bir ailede dünyaya geliyorsunuz. Bugün bu noktada bir eksiklik olduğunu düşünüyor musunuz?

Kesinlikle düşünüyorum. Tabii benim hayatta büyük şanslarım da oldu. Biri dediğiniz gibi annem-babamdı. 23 Mart 1928’de Samsun’un bir ilçesinde doğdum. Adımı Hasan Âli Yücel koymuş. Öğretmen olan annem ve babam bir çocukla mesleği yapmanın güç olduğunu, başka çocuklara yeteri kadar zaman ayıramayacaklarını düşünmüş. O zaman yeni açılan İş Bankası’na girip, Zile şubesinde memur olarak çalışmaya başladılar. Zile, elektriği, suyu olmayan, evleri kerpiç bir yerdi. Cumhuriyet’in 10’uncu yılında ben beş yaşındaydım. O kapkaranlık Zile dört direk, etrafında bez, içinde lamba yanan tak-ı zaferlerle aydınlandı. ‘Bu nedir’ diye sordum, ‘Cumhuriyet’ dediler. ‘Demek ki Cumhuriyet aydınlıkmış’ dedim. Cumhuriyet’in beş yaşında algıladığım aydınlığı yaşımla, bilgimle beraber hayatım boyunca ışığım oldu.

Hayatta bir kez kavga etmişsiniz...

Evet, okulda bir çocukla kavga ettik. O da gitti babasına şikâyet etti. Babası okul müdürüydü. Hâlâ da etkisini hissettiğim bir söz söyledi müdür bey: “Siz kendi aranızda halledin, beni bu işe karıştırmayın!” Bu bana ders oldu. Diğer ders de şuydu: 10’uncu sınıfta, 80 kişilik bir sınıfta okuyorduk. Gürültü fazlaydı. O arada çok genç bir psikoloji hocası geldi. Biz 16 yaşındayız, o 23-24 yaşında. Ders anlatıyor, dinleyen yok. Kızdı, “Burayı kahvehaneye çevirdiniz” dedi, gitti. Bir dahaki ders geldiğinde sınıfın ön plandaki öğrencilerinin tahtaya “Asım’ın kahvehanesi, çay 25 kuruş” yazdıklarını gördü. Hocanın adı Asım’dı. Şöyle bir baktı, ‘Hadi bana bir kahve ısmarlayın da barışalım’ dedi. O yaşta bir genç için çok iyi bir model oldu. Tabii evlilik hayatım da öyle. Çocuklarım da bunu devam ettirdiler. İkisi de bugün profesör. 

Bugün sanki rol modellerimiz yok.

İşe evvela ruhbilim açısından bakmak lazım. Ruhbilimde bizim en çok üstünde durduğumuz şey, benliktir. Benlik ailede gelişir. İkincisi kimliktir, o da aile, okul ve toplum içinde gelişir. Üçüncüsü kişiliktir, bunların ikisinin birleşimi ve kişinin bilgisi, ilgisi, çabası ile gelişir.

Nerede hata yapıyoruz?

Hata evvela benliğin gelişmesinde başlıyor. Bebekler dünyaya bir içgüdüyle gelir. İki türlü duygumuz var. Biri haz veren duygular. Hepimiz haz veren duygularla dolu bir dünyada yaşamak isteriz. Diğeri de elem veren duygulardır. İçgüdülerimizi doyurmak için aldığımız mesajlar bizde haz veren duygular ortaya çıkartıyorsa ilgili, sevgili, sevinçli, huzurlu, mutlu bir insan olarak gelişmeye başlıyoruz. Hayır, korku, endişe gibi duygular ortaya çıkartıyorsa mutsuzluk, huzursuzluk ortaya çıkıyor. Bu nerede oluyor? Ailede.

ÇOCUKTA KORKU DUYGUSU UYANDIRAN MESAJLAR

Kaç tür aile yapısı var?

‘Bilgili, ilgili’, ‘ataerkil’, ‘çelişkili’, ‘ilgisiz’, ‘dışlayan’ olmak üzere beş aile tipi var. İdeali ilgili/bilgili aile olmak, bir çocuğu doğduğu andan itibaren tanımak... Bir çocuk 1-1.5 yaşında doğru düzgün yürüyemeyebilir ama anne-baba “Bak yine düştün. Dikkat etsene, önüne baksana” gibi mesaj verirse çocukta kaygı, korku gibi olumsuz duygular ortaya çıkar. Toplumun çoğunluğunuysa ‘ataerkil’ model oluşturuyor. Erkeğin yani babanın, her şeye hâkim olması demek. Baba, erkek çocuk kendine benzerse iftihar eder, “Aferin, aynen benim gibi yapıyor” der. Bu baba için güzel, eğer çocuklar da bunu kabul ettiyse arada bir çatışma olmaz. Ancak çocuklarda buna karşı bir tepki ortaya çıkarsa babanın bunları bastırması daha çok şiddet içeren mesajlarla oluyor. Bu mesajı alan çocukta mutsuzluk baş gösteriyor. Bir taraftan benlik gelişirken de babasının davranışını örnek alıyor.

Şiddet öğrenilen bir şey yani?

Tabii. Türkiye’de şiddet, Fransızca, İngilizce gibi bir dil haline geldi. Bir dil, kavram demektir. Kavramları anneden babadan, öğretmenden, toplumdan öğreniriz. Bir kavramın anlamı, ilk örneği ve değeri vardır. O kavramı elde edebilmek için emek veririz. Bir kavrama verdiğiniz değer, aynı kavramı kullandığımız halde farklı duygu ve davranışlar ortaya çıkarırsa sorun olur. Bunun en güzel örneği kelimeye reaksiyon testinde görülür. 100 sözcük vardır, o sözcüklerin kişide nasıl çağrışım yaptırdığına bakılır. Anne-baba, masa, sandalye gibi somut sözcükler yanında özgürlük, bağımsızlık gibi soyut sözcükler de verilir. Bugüne kadar gördüğüm şu: Örneğin ‘baba’ deyince diyelim ki yüzde 20’sinde anne çağrışımı yapıyor. Ama ‘baba’ deyince “Allah müstahakını versin” diyen de oluyor. Demek ki o çocuğun babayla ilişkisinde bir sorun var. 

Anne-baba olmayı öğrenmek gerekiyor değil mi? Bu noktada ‘anne-baba okulları’ndan bahsedelim mi?

İhsan Şükrü Hoca’mın öncülüğünde 1963’te ‘Ana-Baba Okulu’ adıyla bir girişim başlatmıştık, üç yıl sürdü. 1980’li yıllarda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikiyatri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Haluk Yavuzer ve benim de yer aldığım proje kapsamında, tıp ve psikiyatri üyeleri ile görüşmeler sonucu Ana-Baba Okulu yeniden işlerlik kazandı. On yıl boyunca Anadolu’nun birçok şehrinde söyleşiler düzenledik. Ataerkil baskıcı aile yapısının yanlışlarını anlattığımız bu konuşmalardan sonra, bizi dinleyen insanların algılarını ölçen testler yapıyorduk. Test sonuçları, dinleyicilerin yanlış inanışlarında olumlu değişimler olduğunu gösteriyordu. Devlet eliyle Ana-Baba Okulları kurulsun önerisini her ortamda dile getirdik. Sonuç ne oldu, koca bir hiç!

Sürseydi, bugün kadına şiddet, ensest, çocuk istismarı engellenir miydi?

Çok farklı olurdu.

20-25 ÇOCUKLU BABALAR TANIDIM

Daha iki gün önce bir kedinin üzerine kaynar su döküldü. Bir baba çocuğunu döverek öldürdü. Anne-baba olmayı öğrenmek bu vakaların da önüne geçer miydi?

Biz bunu 80’li yıllarda yaşayarak gördük. Bu ana-baba okulları ailelerin davranışlarında bir dolu olumlu değişiklik yapıyor ve çocukların daha sağlıklı, huzurlu, mutlu, başarılı olmasında da olumlu etken. Hepimizin rol modelleri vardı. Şimdi gençlik buna ‘kahraman’ diyor. Politikacılar, sanatkârlar, sporcular... Bu rol modelleri şiddet içermeyen mesajlarla toplumla ilişki kurarlarsa mutlaka başka olur. Birçok kişi ses tonundan tutun da kullandığı kavramlara kadar şiddet içeren iletileri ön planda kullanıyor. Ben bunu yaşadım. Eskiden beni televizyona çağırırlardı. Bir süre sonra benden özür dilediler. “Hocam siz kavga etmiyorsunuz, fazla izlenmiyorsunuz” dediler. Bir-iki defa da benim konuşmalarıma ilgi olsun diye yanıma bağıran konuklar çağırdılar.

Peki seyirci neden bağırış-çağırış izlemeyi seviyor, neden şiddete prim veriyor?

Çünkü toplumun bir kesimince şiddetin prim yaptığı kabul ediliyor. Bir kesim bunu kullanarak birçok şey elde ediyor. Burada popüler kültür işin içine giriyor. Popüler kültür o toplumun gerçeğine uymayan şeyleri sırf toplum bundan hoşlanır diye kullanmak.  Popüler kültür de şiddete prim verdiği için onunla ilgili mesajları istemeseniz de kullanmaya başlıyorsunuz. Toplumun geniş kesimi sağlıklı iletişim kuramıyor. Türkiye’nin yarıdan fazlası şiddet dili kullanıyor.

Mesela köpeğini arabanın arkasına bağlayıp sürükleyen insan ruh hastası mıdır, kötü mü?

Ruh hastalığı da olabilir ama sorunlu insan diyebiliriz. “Evet, bu cinayeti bilerek işlemiştir” ya da “Hastalığı nedeniyle işlemiştir” demek için en az 1.5 ay klinikte gözlem altında kalması gerekir. 

Şiddet gösteren biri mutlaka şiddet görmüş müdür?

Çoğunlukla... Çocukluğunda mutlaka kendinin rol modeli olarak seçtiği insan şiddetin bir çözüm aracı olarak kullanıldığını görmüş, yaşamış oluyor. Kendisi de bu yolu kullanıyor.

İlgili-bilgili ailede yetişen bir bireyin ileride suç işleme ihtimali yok mudur?

Var ama oran çok düşüktür.

‘Çocuğunun dün gece evde olup olmadığını bilmeyen aileler var’ diyorsunuz.�

İlgisiz aile modeli. Bunları gördüm. 25-30 çocuklu babalar tanıdım. Çocuklarının isminden bile haberdar değillerdi.

Siz iterseniz başkası çeker

BİZ iletişim halindeyiz. Ben kaynağım, siz alıcısınız. Aramızda bu iletişimi sürdüren bir kanal var. Ben konuşuyorum, siz dinliyorsunuz, siz konuşuyorsunuz ben dinliyorum. Ama ben konuşurken siz de konuşursanız iletişim kanalında gürültü oluyor. Gürültüde aramızda sağlıklı bir ilişki olmasına imkân yok. İşte çoğu ailede en basiti çocukla anne-baba arasında gürültü/iletişim problemi var. Çocuk konuşurken ‘Sen sus, konuşma, aklın ermez, beceremezsin, yapamazsın’ diyor aileler. Bu gürültü yaratıldığında o çocuğa iyi niyetle de olsa bir mesaj vermeye çalışsanız bunu algılamasına imkân yok. Peki bu algılanmalar olmadıkça ne oluyor? Çocuk gençlik çağına geldiğinde ‘Ben de bir kişiyim’ deme ihtiyacı hissediyor, dışarıda arayışa başlıyor. Fizik kuralı gibi. Siz iterseniz başkası çeker. Bir insanı ötekileştirirseniz o insan kendine imkân verene gider. ‘Sen bizim gruba gir, seni adam yerine koyarız’ deniyor. Terör örgütlerinde bile böyle olmuyor mu? Bir toplumun temel yapısı ne olursa olsun o toplumu oluşturan kişilerin ötekileştirilmemesi gerekir.

İNTERNETİN FENOMEN ÇOCUKLARI

Sosyal medya fenomeni diye bir şey var. Bunlar artık çocukları da kapsar oldu. İleride bu çocuklar sıkıntı yaşar mı?

Aileler, bebek ve çocukların adına sosyal medyada fotoğraf paylaşıyor, hesaplar açıyor. Özlemlerini doyurmak için kendi ihtiyaçlarını çocuğun önüne koyuyor. Çocuk fotoğrafları içeren paylaşımların yüksek sayıda beğeni alması, ebeveynleri istem dışı buna yöneltiyor. Bu konuda aşırıya kaçmamak önemli. Çocuğumuzun ismi, gittiği okul, tatilde nerede olduğumuz gibi bilgileri herkesin görebileceği hesaplarda paylaşmak uygun değil. Çocuğumuzu gören her kişinin iyi niyetli olduğunu söyleyemeyiz değil mi?

Günümüz koşullarında sosyal medyadan uzak durmak da pek mümkün değil...

Kuşkusuz ama ölçülü kullanabiliriz. Çocukların sabah kalktıkları andan itibaren her anının devamlı kamerayla çekilmesi çocuğun temel ihtiyaçlarının ve haklarının karşılanmamasına, yani ihmaline yol açabilir. Beğeniler belirli bir sayıyı geçmeye başlayınca, ebeveynler bu durumu ticarete dönüştürerek para kazanmaya başlıyor. Bu noktada artık aileler çocuğun menfaatini hiçe sayıyor. Fenomen çocuklarda ilerleyen yıllarda anti-sosyal kişilik bozukluğu görülebilir.

TACİZE KARŞI CİNSEL EĞİTİM

Cinsiyet eşitsizliği sorununda baş sorumlunun Türk erkek modeli olduğunu söylüyorsunuz...

 Erkekleri değiştirmeden toplumu dönüştürmemiz mümkün değil. Erkekleri değiştirmek için kadınları da değiştirmek gerekiyor.

 Bugün okullarda cinsel eğitim veriliyor olsaydı, cinsel saldırı, taciz, tecavüz vakalarında azalma olur muydu?

 Tabii ki... Cinsel eğitim insanda var olan ve kazanılan güdüleri bilmek için gerekli. Her şeyden öte sadece istismar suçlarının azalması, önlenmesi için bile bu eğitim verilmelidir. Cinsel eğitim, gençlik çağında cinsel yaşantı, karşı cinsle ilişki, kendi kendine doyum, cinsel içerikli düşler, kızlarda erdemliliğin önemi, kız-erkek arkadaşlığı, flört ve hastalıkları kapsar. Cinsel ilişkinin başlama yaşı, cinsel sorunlar ve çözüm yolları da cinsel eğitimle açıklanabilir. Toplumsal yanlış kalıplar nedeniyle onlarca kız çocuğunun namus adına cinayete kurban gittiği bir ülkede cinsel eğitim mutlaka hayata geçirilmelidir. Günümüzde birçok ülkede zorunlu veya seçmeli olarak cinsel eğitim dersi veriliyor. Cinsel eğitimin verilmediği ülkelerde gençler, cinselliği sömüren akıl, ahlakdışı, gerçekdışı yayınlardan, sosyal medyadan, arkadaş çevresinden anlamaya çalışıyor. Bu durum beraberinde bireysel, toplumsal sorunların doğmasına neden oluyor.

Kaynak: hürriyet

05.08.2019